HIRSIZ

Çeviren: Yalçın Özveren

Düzenleme: Mehmet Güder

Çeviri Notu: Kitapta geçen orijinal isimler tersten okunduklarında bir anlam ifade ettiği için, kitabın Türkçe çevirisi yapılırken isimler bu anlamlara göre çevrilerek kitaba eklenmiştir.

Eğer okuyucu Nalay Nafri’nin hayatında bu serilerin ilk kısmını okumanın memnuniyetine ulaşamadıysa, Dilenci kitabını özet geçemeyeceğim için, bu kitaba hemen bakmalı.

Sana bu kadarını anlatacağım, kibar okuyucu. Nalay’ı son gördüğümüzde, bir çocuktu, bir öksüz, Skyrim’in vahşi kış ormanlarından, İlegnenafri’deki evinden uzağa kaçan, kaybeden bir dilenci. Genç bir adam oluncaya kadar, yıllar boyu orda burada duraklayarak koşmaya devam etti.

Nalay, yemek bulmaya çalıştığı sırada, onu istemenin en zahmetli kısım olduğunu fark etti. Vahşi doğada bulmak ya da korumasız marketlerden almak çok daha kolaydı. Yemek elde etmek için yalvarmaktan daha kötü olan tek şey, onu alacak para için çalışma şansı amacıyla yalvarmaktı. Hayır, Nalay’a göre, en iyisi bir çöpçü, dilenci ve de hırsız olmaktı.

İlk hırsızlık işini İlegnenafri’yi terk ettikten kısa bir süre sonra, Hoarbeld köyünün hemen doğusunda, Jensen Dağı’nın yakınlarında ki engebeli arazide, Tamburkar’ın kuzey ormanlarındayken yaptı. Nalay, açlıktan ölüyordu, 4 gündür çiğ sıska bir sincaptan başka bir şey yememişti. Pişen etin kokusunu aldı ve sonra da dumanını buldu. Bir ozan grubu kamp yapıyordu. Çalılıktan onların yemek yapmalarını, şakalaşmalarını, kur yapmalarını ve şarkı söylemelerini seyretti.

Biraz yemek isteyecekti ama pek çoğu onu önceleri reddetmişti. Bunun yerine, ateşten bir parça eti kaptı ve ozanlar altında durup ona gülerken o, yanıklardan irkilerek, eti yemek için en yakın ağaca tırmandı.

” Sıradaki hareketin ne, hırsız?” diye kıkırdadı dövmelerle kaplı zarif, kızıl saçlı bir kadın. ” Seni yakalayıp cezalandırmadan bizden nasıl kaçmayı düşünüyorsun?”

Açlığı azaldıkça, Nalay, kadının haklı olduğunu fark etti. Onların ortasına düşmeden oradan gitmenin tek yolu, derenin üzerine eğilen dalı kırmaktı. Bu, yaklaşık elli metre yükseklikteki bir uçurumdan düşmek demekti. Ama başka seçeneği yoktu ve o tarafa doğru kıvrılmaya başladı. ” Nasıl düşeceğini biliyor musun, evlat?” diye bağırdı genç ama Nalay’dan birkaç yaş büyük olan, ince ama kaslı, en ufak hareketinde zarafet olan bir Khajiitti. ” Eger bilmiyorsan, hemen buraya gel ve hakkın olanı al. Sana birkaç çürük verip yoluna gönderecekken, boynunu kırman çok aptalca olur.”

” Tabii ki nasıl düşeceğimi biliyorum,” diye bağırdı Nalay ama bilmiyordu. Düşmenin, kendini doğanın akışına bırakmaktan başka bir sırrının olmayacağını düşündü. Ama elli metre aşağıya bakmak, herkesin fikrini değiştirebilirdi.

” Yeteneklerinden şüphe ettiğim için üzgünüm, Hırsız Efendi,” dedi Khajiit, sırıtarak. ” Belli ki vücudun dümdüz iken ilk önce ayaklarını bırakman gerektiğini biliyorsun ama gevşe ki bir yumurta gibi kırılmaktan kurtulasın. Görünüşe göre kaderinde bizden kaçmak var.”

Nalay akıllıca Khajiit’in uyarılarına uydu ve pek zarif olmayan biçimde ama kendini de incitmeden nehre atladı. Geçmiş yıllar boyunca, genellikle bir hırsızlık sonrası üstelik altında su da olmadan daha yüksek yerlerden atlamak zorunda kalmıştı ve o da bu temel tekniği geliştirmişti.

Yirmi birinci yaş gününün sabahında Jallenheim’in batı kasabasına vardığında, soyulmayı en çok hak eden en zengin kişiyi bulması pek uzun sürmedi. Kasabanın merkezi yakınındaki bir parktaki zapt edilemez gözüken saray, Zisrileb isimli gizemli bir genç adama aitti. Nalay, sarayı bulup izlemekte zaman kaybetmedi. Öğrenmeye geldiği bu kuvvetlendirilmiş kale, sert kabuğunun ardındaki gariplikleri ve huylarıyla tıpkı bir insan gibiydi.

Eski bir saray değildi, belli ki Zisrileb’e yakın zamanda miras kalmıştı. Düzenli olarak gardiyanlar dolaşıyordu, ki bu da zengin adamın soyulmaktan korktuğunu gösteriyordu. Sarayın en dikkat çekici özelliği, taş duvarların üzerinden yüz metre kadar yükselen, şüphesiz işgalcilere iyi savunulduğu izlenimi veren kulesiydi. Nalay, eğer Zisrileb düşündüğü kadar paranoyak biri ise, o zaman kule, saray ambarını da görüyor demektir, diye tahmin etti. Zengin adam, servetine göz kulak olmak isteyecekti. Bu da demekti ki ganimet doğrudan kulenin altında olamazdı, duvarların içindeki avluda bir yerlerdeydi.

Kuledeki ışık gece boyunca yanıyordu, bu yüzden Nalay, cesurca, kaleyi gündüz vakti, Zisrileb uykudayken ve gardiyanların hiç saldırı beklemediği bir anda soymanın en iyisi olacağına karar verdi. Ve böylece, öğlen güneşi sarayın üstünde parıldarken, Nalay çabucak ön kapının yanındaki duvarı ölçtü ve surlarda gizlenerek bekledi. İçerideki avlu, saklanmak için pek uygun olmayan düz ve ıssız bir yerdi ama orada iki tane kuyu olduğunu gördü. Gardiyanlardan biri, zaman zaman su çekmek ve susuzluklarını gidermek için kullanıyordu fakat Nalay, gardiyanların diğer kuyuyu kullanmadıklarını, sadece yanından geçip gittiklerini fark etti.

Gardiyanların dikkatinin dağılmasını bekledi, bir an için saraya yiyecek getiren tüccar, vagonla geldiğinde. Onlar vagonu ararken, Nalay zarif biçimde, ayakları önde, duvardan kuyunun içine doğru atladı.

Nalay’ın tahmin ettiği gibi çok da yumuşak bir iniş olmadı çünkü kuyu su dolu değildi ama altın doluydu. Yine de, yere düştükten sonra nasıl yuvarlanacağını biliyordu ve yaralanmadı. Nemli yeraltı ambarında, ceplerini altınla doldurdu ve tam kuleye çıktığını tahmin ettiği kapıdan geçerken, geride bıraktığı bütün altınlardan daha değerli, elma büyüklüğünde bir mücevheri fark etti ve onu da pantolonuna zorda olsa sıkıştırdı.

Kapı, gerçekten de kuleye çıkıyordu. Nalay, sessiz ama hızlıca yürüyerek yukarıya doğru kıvrılan merdiven boşluğunu takip etti. Tepede, sarayın efendisinin özel ordu karargahını buldu, şatafatlı ve soğuk duvarlarında paha biçilemez sanat çalışmaları, dekoratif kılıçlar ve kalkanlar vardı. Nalay, çarşafların altında horlayan ahmağın Zisrileb olduğunu zannetti ama çok yakından da incelemedi. Pencereye süründü ve dışarı baktı.

Kesinlikle zor bir düşüş olacaktı. Kuleden atlayıp, duvarları geçmesi ve karşı taraftaki ağaca varması gerekiyordu. Ağaç dalları acıtacaktı ama düşüşünü de kesecekti ve herhangi bir sakatlıktan korunmak için ağacın altına bir yığın saman bırakmıştı. Odanın sahibi uyanıp ” mücevherim” diye bağırmaya başladığında, tam da atlamak üzereydi, Nalay, gözleri tamamen açık, ona bir süre baktı. Birbirlerine benziyorlardı. Kardeş oldukları için, bu pek de şaşırtıcı sayılmazdı.

————————

Nalay Nafri’nin hikayesi Savaşçı kitabında devam ediyor.

Share :