2920, Bölüm 04 – Nisan

Çeviren: Ceyhun Özgöç, Alper Kurt

3 Nisan, 2920

Coldharbour, Oblivion

Sotha Sil beline kadar tuzlu suyun içine batmış bir halde sarayın karanlık koridorlarında elinden geldiğince çabuk yol almaya çalışıyordu. Etrafında sazlıklar içerisinde koşar adim giden iğrenç yaratıklar, kaybolmadan önce koridorun üst kemerlerini aydınlatan alevler ve sürekli burnuna gelen kokular; bazen ölümün kokusu bazen de tatlı bir çiçek kokusu… Daedra prenslerini Oblivion’da defalarca ziyaret etmiş fakat her defasında kendisini hiç beklemediği bir şeyin karşısında bulmuştu.

Amacını biliyordu ve dikkatinin dağılmasına izin vermedi.

Önde gelen sekiz Daedra prensi Sotha Sil’i yarı erimiş, kubbeli bir odada bekliyorlardı. Azura, Gün Batımı ve Şafağın Prensi Boethiah, Entrikalar Prensi Herma-Mora, Bilge Daedra Hircine, Avcı Malacath, Lanetler Tanrısı Mehrunes Dagon, Felaket Prensi Molag Bal, Öfkenin Prensi Sheogorath ve Deli Adam.

Tepelerindeki gökyüzü görüşmenin üzerine yapılan işkencelerin gölgelerini yansıtıyordu.

————————

5 Nisan, 2920

Artaeum Adası, Yaztutan

Sotha Sil’in sesi mağarada yankılanıyordu. “Kayayı kaldırın!”

Çaylaklar anında emre uyup Dreaming Cavern’in girişini tıkayan dev kayayı kenara yuvarladılar. Sotha Sil ileri çıktı. Yüzünde kül ve bitkinlik izleri vardı. Sanki aylar ve yıllardır uzaklardaymış gibi hissetti. Halbuki sadece birkaç gündür buralardaydı. Lilatha yürümesine yardım etmek için koluna girmeye çalıştı fakat Sotha Sil, nazik bir gülümseme ve ufak bir baş hareketi ile kızın yardımını reddetti.

“Efendim… Başarabildiniz mi?” diye sordu kız.

“Görüştüğüm Daedra prensleri ile koşullarımızda anlaştık.” dedi açıkça. “Gilverdale üzerindeki felaketler sona erecek. İnsanlar adına yapılan çağrılar yalnızca belli başlı cadı ve büyücüler tarafından yapılacak.”

“Peki karşılığında siz ne teklif ettiniz?” diye sordu Kuzeyli çocuk Welleg.

“Daedra ile yaptığımız anlaşmalar.” dedi Sotha Sil. Psijic Tarikatı’nın Efendisi ile Iachesis’in sarayında görüşmek için yoluna devam ediyordu. “Masum olanlarla tartışılmamalı.”

————————

8 Nisan, 2920

İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Fırtına, Prens’in yatak odası camlarına, mektup denetçilerinin yaydığı esans ve bitki kokularını nemli bir havayla karıştırmak için misafir olarak uğramıştı.

“Anneniz, İmparatoriçeden bir mektup var efendim.” dedi elçi. “Sağlığınız konusunda endişeleniyor.”

“Ne pimpirikli ebeveynlerim var benim!” diye güldü Prens Juilek yatağından.

“Bir annenin endişelenmesi doğaldır.” dedi Potentate’nin oğlu Savirien-Chorak.

“Ailem hakkındaki her şey sıradışı olmuştur Akavir. Sürgün yemiş annem babamın beni tahtına göz dikmiş bir hain sanarak zehirleyebileceğinden korkuyor.” Prens tekrar yatağına gömüldü, sinirlenmişti. “İmparator da yemeklerim için benim de kendisi gibi bir çeşnici tutmamda ısrar ediyor.”

“O kadar çok entrika var ki.” diye onayladı Akavir. “Neredeyse üç haftadır imparatorluktaki her şifacı sizi ağır bir salon dansına kaldırırmışçasına yatağınızda tetkik ediyor. En azından hepsi sizin gittikçe daha da güçlendiğinizi görüyor.”

“Yakında ordumun başına geçebilecek kadar güçlü olacağım… Umarım.” dedi Juliek.

————————

11 Nisan, 2920

Artaeum Adası, Yaztutan

Çaylaklar avludaki çardağın yanında bir sıra oluşturmuş, alevler içinde parıldayan uzun ve derin mermer çukuruna bakıyorlardı. Mermerin üzerindeki hava ısının verdiği dalgayla titreşiyordu. Her öğrenci bütün Psijic’lerin yapması gerektiği gibi hareketsiz ve duygusuz bir ifade takınmış olsa da şaşkınlıkları sıcaklık kadar netti. Sotha Sil gözlerini kapattı ve ateşe Kuvvet tılsımını fısıldadı. Yavaşça çıtırdayan alev havuzuna adımlarını attı. Sonraki adımı tek bir çizik dahi almadan diğer taraftan tırmanmak oldu. Cübbesi dahi yanmamıştı.

“Tüm büyülerde olduğu gibi tılsım da kendi yetenekleriniz doğrultusunda ona yüklediğiniz enerjiden güç alır.” dedi. “Hayal gücünüz ve kararlılığınız en önemli noktalardır. Havaya veya çiçeklere karşı bir Kuvvet büyüsü yapmaya gerek yoktur. Hatta ateşe karşı sizi koruması için bir büyü yaptığınızı dahi unutmanız lazım. Sözlerim kafanızı karıştırmasın: Korunma, ateşin gerçekliğini asla reddetmez. Ateşin özünü, kendi dokusunu, açlığını ve hatta sıcaklığını dahi hissedecek ama asla canınızı yakmayacağını bileceksiniz.”

Öğrenciler kafalarını salladılar ve birer birer korunma büyülerini fısıldayıp ateşin içindeki yolculuklarına doğru ilk adımı attılar. Hatta bazıları o kadar ileri gitti ki ateşin içinde yuvarlandılar ve kucaklarına ateş öbekleri alıp gökyüzüne saçtılar. Ateş büyük bir baloncuk gibi ellerinde patlıyor, parmaklarının arasında eriyordu. Sotha Sil gülümsedi. Korkularıyla hayran bırakacak şekilde savaşmışlardı.

Baş Denetmen Thargallith, ahşap çardağın tarafından koşarak geldi. “Sotha Sil! Almalexia, Artaeum’a ulaştı. Iachesis seni çağırmamı söyledi.”

Sotha Sil, Thargallith’e kısa bir anlığına döndü fakat çığlıklardan neler olup bittiğini hemen anlamıştı. Genç Kuzeyli Wellig, tılsımı üzerine adam akıllı yapamamış, alevler içinde kalmıştı. Yanmış saç ve et kokusu, Genç Kuzeyli’yle birlikte alev çukurundan çıkmak isteyen diğer öğrencileri de telaşlandırdı fakat bulundukları nokta çıkışa yakın değildi. Sotha Sil, tek bir el hareketiyle alevi söndürdü.

Wellig ve birçok öğrenci yanmıştı ama çok ciddi değildi. Büyücü, Thargallith’e dönmeden önce yananlara bir iyileştirme büyüsü yaptı.

“Biraz dan sana katılacağım ve Almalexia’ya da kafilesinin üzerindeki toz tabakasını silkelemek için gerekli zaman verilecek.” Sotha Sil öğrencilerine döndü, sesi gür çıkıyordu. “Büyüleri bozan korku değildir fakat şüphe ve kendine güvensizlik bir büyücünün en büyük düşmanıdır. Efendi Welleg, eşyalarınızı toplayın. Yarın sabah sizi anakaraya götürmesi için bir tekne ayarlayacağım.”

Sotha Sil, Almalexia ve Iachesis’i çalışma odasında çay içip gülüşürken buldu. Hatırladığından çok daha güzeldi fakat onu hiçbir zaman böylesine perişan, battaniyeye sarılmış ve uzun siyah örgüsünü ateşin önüne kuruması için sarkıtmış bir halde görmemişti. Kadın Sotha Sil’in yaklaşmasıyla yerinden fırlayıp adamın boynuna sarıldı.

“Rüzgartepe’den buraya yüzerek mi geldin yoksa?” diye gülümsedi adam.

“Büyükada’dan beri bardaktan boşalırcasına yağıyor.” diye açıkladı kadın, adamın gülümsemesine cevap vererek.

“Arada sadece yarım fersah fark var ama buraya hiç yağmıyor.” dedi Iachesis gururla. “Elbette, bazen ben de Yaztutan’ın güzelliğini özlüyorum ve bazen de anakarayı. Yine de oralarda başladıkları işleri bitirenlere karşı büyük bir hayranlık besliyorum. Dünya sıkıntı dünyası. Sıkıntılardan bahsetmişken, şu savaş hakkında duyduklarım da neler böyle?”

“Geride bıraktığımız seksen yıl boyunca tüm kıtayı kana bulayan vakayı mı kastettiniz, Üstadım?” diye sordu Sotha Sil, şakayla karışık.

“Sanırım ondan bahsettim.” dedi Iachesis omuzlarını silkerek. “Peki gidişat nasıl?”

“Sotha Sil’i Artaeum’u terk etmesi için ikna edemezsem kaybedeceğiz” dedi Almalexia, yüzündeki gülümseme kaybolmuştu. Aslında bekleyip arkadaşıyla özel olarak konuşmayı düşünüyordu fakat yaşlı Yüce Elf devam etmesi için ona cesaret vermişti. “Bazı düşler gördüm; gerçekleşeceklerinden eminim.”

Sotha Sil bir müddet sessizliğini korudu, daha sonra Iachesis’e baktı, “Rüzgartepe’ye dönmem lazım.”

“Seni tanırım. Bir şeyi yapman gerekiyorsa yaparsın.” diye iç çekti yaşlı Üstat. “Psijicler yollarından sapmazlar. Savaşlar yapılır. İmparatorlar yükselir ve düşer. Gitmen gerekir… Ve bizim de.”

“Ne demek istiyorsun Iachesis? Adayı terk mi ediyorsun?”

“Hayır. Ada denizi terk ediyor.” dedi Iachesis. Sesinde hayal kurmuş bir insanın tınısı vardı. “Birkaç yıl içinde Artaeum sisle kaplanacak ve hepimiz gitmiş olacağız. Biz doğanın elçileriyiz ve şu an Tamriel’de gereğinden fazla elçi var. Hayır, gideceğiz ve yurt tekrar bize arzu duyduğunda geri geleceğiz. Belki de başka bir çağda.”

Yaşlı Elf doğruldu. Sotha Sil ve Almalexia’yı yalnız bırakmadan önce içkisinden son bir yudum aldı: “Son tekneyi kaçırmayın.”

————————

2920 Mayıs ile devam edecek…

Share :